İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Acının istismarı ile siyaset yapmak veya trajedinin pornografisi

Seyfi Durmaz

Sevgililer gününde göçmen kampında bir şehir turuna ne dersiniz? Erken ödemeli, iki kişiye tek kişi fiyatına trajedinin pornografisi.. Hazzı ve şöhreti birlikte tadın..

Ankara’da bir dernek ‘Gönül Turu’ adı altında yerli turistleri ihtiyaç sahibi, yatalak ve mağdur ziyaretine götürüyor. Tura katılanlara ‘Kafasını yastığa rahat koyma’ imkânı sunuyor.

Mersinde fotoğrafçılık kursiyerleri, program dâhilinde, kahvaltıyı müteakip yarım günlük göçmen kampı ziyareti yapıyor. Kurs, parasını fazlasıyla hakediyor.

İzmir’de bir dernek, göçmen yerleşim alanında sağlık taraması yapıyor. Günün sonunda ‘geleneksel’ selfie ile ziyaret tamamlanıyor. Like’lar zirve yapıyor.

Kökeni çok daha eskilere dayansa da 2000’li yıllarla birlikte gecekondu turizmi, yoksulluk turizmi veya getto turizmi gibi isimlerle yoksul bölgelere yönelik bir şehir turizmi türü gündeme gelmişti. Mesela Güney Afrika, 1980’lerde ırkçılığı gözlemlemek isteyen uluslararası turistler için cazip noktalardan biriydi.

Savunucuları “bu bölgelere turların katılımcıların sosyal bilincini yükselttiği ve yoksul insanları destekleyen hayır kurumlarına, örgütlerine desteğini arttırdığı” iddiasında. Dolayısıyla yardım ulaştırma fikri içinde insanların acılarının nasıl araçsallaştırıldığını ihmal edilebilir kabul ediyorlar. Acının farkındalık yaratma gücüne vurgu yapanlar “farklı toplumsal kesimlere kucak açılmasının yolunu gösterdiğini” öne sürüyor.

Acının pornografisi sıradanlaştırarak bir kez daha öldürür.*

Fischer’in dediği gibi, “sosyal reformcular on dokuzuncu yüzyılda trajedinin pornografisinin orta sınıf sempatisini harekete geçirebileceğini öğrendi.” Ve yıllar sonra bu ‘formül’ topraklarımıza sirayet etti.

İktidar kendi zenginini ve ortasınıfını, hayırseverlik misyonuyla, yoksuluna yakın tutmayı başardı. Sosyal devletin işlevini yitirmesinin yarattığı açığın üstesinden gelme işi cemaatlere, derneklere terk edildi.

Zizek’e göre işçi sınıfının sorunları artık göçmen sorunu üzerinden konuşulmaktadır. Meselenin bir “kültürel tahammülsüzlük” olarak yeniden kavramsallaştırılması ve depolitize edilmesi sözkonusudur. Dolayısıyla muktedirler artık icraatlarını saklamak zorunda değiller. Her şeyi göstere göstere yapıyor ve olağanlaştırabiliyorlar. Üstelik onlar için bunu yapmaya gönüllü dostlarımız yarışa girdiler. ‘Muhalif’ zeminde yeşeren fırsatçılar için başkalarının acısı, siyasal ve/veya akademik kariyer alanı oldu. “Başkalarının acılarının ortak insanlık vicdânını harekete geçireceği” iddiasını kendilerini dayatma aracı olarak kullandılar. Vicdanizmin arındırıcı büyüsüne kapılan, bu trajedyadaki katarsisin peşine düşen ortoyolcu kitle sahnede yerini alınca tablo tamamlanmış oldu.

Alman felsefeci, toplumbilimci Theodor W. Adorno, “Auchwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” der. Sonra açıklar, mağdurun acısını bir tüketim nesnesine dönüştürme riski taşıdığına, acıdan haz devşirme potansiyeline dem vurur. “Felaketin en keskin bilinci bile yozlaştırma tehlikesi vardır” der.

Yoksullarla yaşama alanlarında selfie imkânını bir örgütlenme aracı olarak kullanmayı normalize edebilir ve buna vicdan, yardımseverlik diyebilirsiniz. Bunun adına “istismar” diyenler de var. Yoksulların dünyasına izinsiz giriyor, hayatına dair yorumlar yapıyor, fotoğrafını alıp sonra da çekip gidiyorsunuz. Yoksulluk sizin için eğleyici bir şey olabilir, fakat o başkasının yaşantısıdır.

Görsel: @WHOSJI



Okuma notları:

İlk yorum yapan siz olun

Yorumlarınızla katkı sağlayabilirsiniz.

%d blogcu bunu beğendi: