İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“EL TİO’’

İsmail Bulgur

Daha önce kulağınıza çalınmış ya da başka bir sebeple bir yerlerde denk gelerek okumuş olabilirsiniz Bolivya’nın anlatacağım öyküsünü. Kulağınıza çalınmış dedim çünkü klibi milyonlar tarafından izlenmiş olan bir Amerikalı pop grubu tarafından efsanesi/miti klip içerisinde kullanılmıştı (kuşkusuz, kitlelere ulaşmak için popüler kültürün, tarihin biriktirdiği acılardan/trajedilerden dahi beslenmesinin en güzel örneğidir). Her Güney Amerika ülkesinin tarihinin mutlak kaderi haline getirilmiş olan; sömürge rejimleriyle ve iç savaşlarla debelenen (bağımsızlığından bu yana 180’e yakın darbe ve ondan fazla değişik anayasa görmüş), doğal kaynakları yağmalanan, yoksulluktan kırılan ülkelerinden biridir Bolivya aslında. E tabi kuşkusuz yoksulluktan payını alan, lime lime edilmiş bir halk.

Süregelen iç savaşların olduğu bir ülkede temel sağlık ve insan haklarından yoksun bırakılan, tüm bunların yarattığı ekonomik yıkımla da yüzleşen bir toplumda yoksulluğun halkın yaşam alanının tamamına sirayet etmesi kaçınılmazdır. En temel haklarından yoksun bırakılmış halkın çalışma koşulları, maddi edinimleri de elbette ilkel koşullarda kalacaktır. Fakat o ilkelliği besleyen daha ilkel inanışlar neyse ki egemenlerin/muktedirlerin elinde her zaman mevcuttur. Sistematize edildiğinde aslında çok da güzel işler çark.

Şimdi öykümüze dönecek olursak:

Şafak sökerken güneşin gümüşi ışıkları Potosi Şehri’nin tepelerini aydınlatmaya başlıyor. Uzunca bir süre İspanya imparatorluğu tarafından sömürge haline getirilmiş ve kaynakları talan edilmiş Bolivya’nın Cerra-Rico Dağı’nda dünyanın en büyük gümüş rezervi yer almakta. Sabahın ilk ışıklarıyla maden şehirlerinden çocuk bedenlerinin de yarattığı irili ufaklı gölgeler, yamaçların eğri büğrü, daracık yollarını katetmekte. Dağın yamaçları obruklarla dolu, yara bere içerisinde. Bu da madencilik faaliyetlerinin dağı tüketecek kadar aşırıya kaçtığını, her an bir toprak kayması yaşanabileceğini gösteriyor. Bu işçiler, madenin; nam-ı diğer ‘’insan yiyen dağın’’ karnını kazmakta. Dağ lakabını haketmekte çünkü madenci köylerinde birçok evde maden cinayetiyle kaybedilmiş aile fertleri mevcut.

Madencilerin değerli bir gümüş cevheri parçası bulma umuduyla çalışırken bu tehlikeli ortamda oluşabilecek hayati riskleri azaltması amacıyla ‘’El tio’’ya saygı ritülleri yaptıkları görülür. ‘’El tio’’ Bolivya kültüründe şeytan anlamına gelir. Bolivya madenlerine ev sahipliği yapan yeraltı dünyasını yönettiğine inanılır. Birbirine benzeyen garip şekillerde ve oturur vaziyette keçi benzeri özelliklere sahip boynuzlu bir yaratığın heykelleri maden tünellerinde bulunur. Sömürge döneminden Bolivya kültürüne miras bırakılmış, gücüne saygı duyulması gereken bir inanıştır bu. Eğer saygı ritülleri, sundukları günlük teklifleri, hediyeleri ihmal edilirse El tio’nun sinirleneceği ve gazabı ile yer altında çalışan işçilere saldıracağı söylenir ve inanılır. Bu sayede yaptıkları ritüllerle evleri ile ailelerine güvenle geri döndürüleceklerine inanırlar. İnanca göre, El tio yalnız kalmaktan hoşlanmaz. Bu yüzden madenciler gidip en sevdikleri alkol ve sigara alışkanlıklarını bir araya getirerek El tio ile birlikte oturup zaman geçirirler. En son yakılmış sigarayı ikram edip yanından ayrılırlar.

Burada ilginç bir şekilde, iki zıt inanç vardır ve elbette bunlar bulunan bir yol ile tamamen birbirinden ayrılmıştır. Yukarıdaki dünyanın hükümdarı olarak tanrı’ya tapınılır. El tio ise aşağıdaki madenlerin efendisidir. Bu inanca uymak için El tio asla madenden dışarı çıkartılmaz. Hristiyanlık inancı ile ilgili herhangi bir şeyin yanında veya yeraltı dünyasında söylenmesi yasaktır. Yani sistematize edilen inanç sistemleri bir diğerini etkisiz hale getirmekten, aciz bırakmaktan da kendini korumuş ve devamlılığını sürdürmenin yolunu bulmuştur.

Kapitalizm; farklı coğrafyalarda, sömürü mekanizmalarını devamlı işler kılacak benzer inanışları hep yaratmıştır. Kimi zaman iktidarın gücünü perçinleyen bir meta ya da sistematik ihmaller zincirinden dolayı yaşanılan meslek ölümlerinin ‘fitrat’ söylemi altında vücut bulması, kimi zamansa yoksulluğun daha iyi, ebedi bir hayata giden çekilmesi gereken sınav olduğu inanışı hakim kılınmıştır. Bunu hakim kılmaya yönelik yaratılan din kurumları gibi birçok devlet aygıtıyla da yol alınmıştır üstelik. Yaratılan yoksulluktan ötürü kendini yakan, topyekün intiharı seçen bireyler soğukkanlılıkla maneviyatın güçsüzlüğüyle bile ilişkilendirilebilmiştir. Ve hatta kimi zamansa savaşlarda ölümler dahi yüceltilmiş, aynı dinsel inanışların atfettiği farklı ulvi mertebeler yaratılmıştır ölen yoksullara pay edilen. Ne yazık ki bunu bizim anlıyor, yorumluyor olmamız gerçeği görünmez kılmıyor. Gericiliğin mücadelesini vermekse yaşamın tüm dinamiklerini etkilediğinden bir hekim olarak zorunluluk haline geliyor.

İlk yorum yapan siz olun

Yorumlarınızla katkı sağlayabilirsiniz.

%d blogcu bunu beğendi: