İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sürdürülebilir kalkınma mı sürdürülebilir yaşam mı?

Ahmet Soysal

Ülkeler, artık doğayı ve çevreyi dikkate almayan, kalkınmacı insani gelişim endeksine göre değil, çevresiyle uyumlu sürdürülebilir kalkınma endeksine göre değerlendirilmeli. Dünya için bir çıkış, ancak böyle mümkün.

23 Ocak tarihinde Yeşil Gazete’de çıkan bir haber Küba’nın dünyanın en sürdürülebilir ülkesi olduğunun altını çiziyordu.  Habere göre Küba’dan sonra ilk beş ülke ise Kosta Rika, Sri Lanka, Arnavutluk ve Panama… Daha yakından bakıldığında çalışmada, ülkelerin insani gelişim değerlerinin yanı sıra ek olarak doğaya verdikleri zarara ve çevresel kaynakları koruma yaklaşımına göre de değerlendirildikleri görülüyor.

Birleşmiş Milletler tarafından 1990 yılından bu yana yıllık raporları hazırlarken kullanılan İnsani Gelişmişlik Endeksi (Human Development Index/HDI) ülkeleri değerlendirirken yalnızca doğumda beklenen yaşam beklentisini, ortalama eğitim süresini ve kişi başına gayri safi milli geliri göz önünde bulunduruyor ancak çevresel karnelerini dikkate almıyor. Oysa bu hedeflere ulaşılırken ortaya çıkarılan çevre kirliliği, karbon ayak izinin giderek büyümesi gibi çevresel sorunlar dünyamızı günden güne büyüyen bir ekolojik krizin içine sürüklüyor.

İnsani gelişmişlik indeksinin hesaplanma yöntemi.

Dr. Jason Hickel tarafından geliştirilen endekste ise günümüze kadar yapılandan farklı olarak gelişmişlik seviyeleri için kullanılan ortalama yaşam süresi beklentisi, sağlık, eğitim, kişi başı gelir gibi verilerin yanı sıra kişi başına düşen karbon ayak izinin dünyanın doğal sınırını ne kadar aştığı gibi yeni veriler de eklenip ülkelerin sürdürülebilirlik seviyeleri hesaplanıyor*. Böylece sadece ortalama yaşam süresi beklentisi, sağlık, eğitim gibi verilerle ortaya çıkan ve ülkelerin bu hedeflere ulaşmak için neden olduğu çevresel kirliliğin değerlendirilmediği gelişmişlik endeksinden daha farklı olarak ‘sürdürülebilir bir yaşam’ yaklaşımı ile değerlendirme yapılması hedefleniyor.

Çevreye zarar vermeden gelişim

Sonuç olarak bu çalışma ile ortaya çıkan ve Sürdürülebilir Kalkınma Endeksi (SDI) olarak isimlendirilen endeks ile her ülkenin ‘sürdürülebilir yaşam kapasitesi’, başka bir anlatımla çevresel kaynakları koruyarak ve çevre kirliliğine yol açamadan kalkınma düzeyi bulunuyor. İnsani gelişim endeksine ekolojik yıkımı ekleyip sürdürülebilirlik endeksi ortaya çıkınca aslında gerçek bir tablo çıkıyor.  Her iki endekste de sıfır ile bir arasında puanlama yapılıyor ve bire yaklaştıkça o endekse göre ülkenin durumunun iyi olduğu anlaşılıyor.

Örnek vermek gerekirse insani gelişim endeksinde (HDI) 0.920 endeks puanı tutturan ve 15. sırada yer alan ABD’nin puanı sürdürülebilirlik endeksine gelince (SDI) 0.184’e; sıralamadaki yeri 159. düşüyor. Birleşik Krallık’ta da (İngiltere, İskoçya ve Kuzey İrlanda) benzer bir durum görülüyor; HDI puanı 0.920 ile ABD ile 15. paylaşan Birleşik Krallık 0.399 SDI puanı ile endekste 131. sıraya geriliyor. Yani bu ve buna benzer ülkeler; doğumda yaşam beklentisi, eğitim ve gelir gibi özelliklerini geliştirirken çevresel kaynakları tüketip dünyayı ekolojik krize götüren çevre kirliliğine neden oluyor ve bu duruma da önem vermiyorlar. ABD SDI endeksine göre kişi başına yıllık 18.35 ton, Birleşik Krallık ise 10.08 ton sera gazı salıyor atmosfere…

Aslında uzun bir zamandan bu yana kalkınma ve çevre ilişkisi tartışılıyor. Sürdürülebilir gelişme kavramı tartışmaları 60’lı yıllarda artmış ve 1983 yılına gelindiğinde ise dönemin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin isteği ve teklifi üzerine, Norveç Başbakanı Gro Harlem Brundtland başkanlığında Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nca (The World Comission on Environment and Development-WCED) konu ile ilgili bir rapor hazırlanmasına karar verilmiş.  Bruntland komisyonu olarak isimlendirilen komisyonun hazırladığı ve ‘Ortak Geleceğimiz’ başlığını taşıyan rapor 1987 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na sunulmuş. Rapor, 1960’lı yılların ekonomik kalkınmaya öncelik veren yaklaşım ile 1970’li yıllardan sonra gelişen çevreci yaklaşımı uzlaştıran bir yaklaşımı hedeflemiş.

Brundtland raporunda giderek ağırlaşan çevresel sorunlar karşısında, çevresel koruma ile ekonomik kalkınma arasında dengeli bir ilişkinin kurulması ve gelişmenin ‘sürdürülebilir’ olması için bir çıkış yolu bulunabileceği iddia ediliyordu. Ortak Geleceğimiz Raporu’nu hazırlayanlar ve raporu destekleyenler ekonomik kalkınmaya farklı bir bakış açısı getirdiklerini; ekonomik büyüme ve insani gelişmeyi çevresel kaynakların sınırlılığını unutmadan ve karbon ayak izini büyütmeden yapabileceğine inanmaktaydı.

Ülkemizde ilk kez ‘çevreye rağmen ekonomik kalkınmaya karşı çıkış’ Kriton Curi, Oktay Ekinci, Savaş Emek gibi konuşmacıların katıldığı panelde 1992’de; İzmir Aliağa’da da dile getirilmişti

Dr. Jason Hickel tarafından geliştirilen sürdürülebilirlik üzerine kurulu veri tabanı bize bunun 90’lı yıllardan bu yana tartışılan Bruntlant raporunun merkez kapitalist ülkeler tarafından hiç dikkate alınmadığını gösteriyor. Bu ülkeler ekonomik kalkınma ve insanı gelişimlerini Brundtland Raporu’nun öncesinde olduğu gibi karbon ayak izlerini büyüterek, sera gazı emisyonlarını yıldan yıla artırarak sürdürüyorlar. Bunun en önemli ispatı ise, Hickel tarafından geliştirilen sürdürülebilirlik endeksi…

Kapitalist üretim ve tüketim modeliyle kriz çözülemez

Peki, aksi mümkün mü? İnsani ve ekonomik kalkınmayı çevresel kaynaklarla uyumlu hale getirerek ve karbon ayak izimizi küçülterek; gezegenimizin sınırlarını sera gazı emisyonlarımızla zorlamadan yapmak olası mı? Sürdürülebilirlik endeksi bunun son derece mümkün olduğunu ispatlıyor bize. İnsani gelişmişlik endeksinde 0.778 puan gibi uygulanan her türlü ekonomik ambargoya karşı bir hayli yüksek puana sahip olan Küba; 0.859 puanla sürdürülebilirlik endeksinin en başında… Bir örnek vermek gerekirse Küba’nın kişi başına atmosfere bıraktığı yıllık CO₂ eşdeğeri sera gazı miktarı sadece 3.42 ton ile sınırlı… Ekonomik ve insanı kalkınmasını doğa ile uyumlu sürdürüyor sosyalist Küba…

İki endeksin bize anlattığı aslında çok açık: Kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerinin hakim olduğu bir sistemde günden güne içine daha çok girdiğimiz ekolojik krizi durdurmanın imkanı yok. Temel çözüm sistem değişikliğinde yatıyor. Onun dışındaki çabalar ekolojik krizi çözmek yerine gezegenimize sadece biraz zaman kazandırıyor.

*Bu yazı yesilgazete.org‘da yayınlanmıştır.


Görsel: La Route Aux Cypres, Vincent van Gogh.

İlk yorum yapan siz olun

Yorumlarınızla katkı sağlayabilirsiniz.

%d blogcu bunu beğendi: