İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Virüs gider; biz olanları hatırlayalım!

Last updated on 06/04/2020

Endam Köybaşı

Felaketleri ile başladı yeni yıl. Henüz üç ay dolmadan deprem, savaş derken şimdi de salgın hastalıkla karşı karşıyayız. Gündemimize geçen yılın son aylarında Uzak Asya’dan giren virüs artık ülkemizde. Sağlık emekçileri de dahil halkın büyük bir kesimi olacakları endişe ile bekliyor. Atılan her yeni adım yeni bir sorunu getiriyor beraberinde.

Uzunca bir süre ne olup bittiğini gazete haberlerinden öğrenmeye çalışırken son dönemlerin en önemli sorununun bilgilenmek değil de bilgiyi süzebilmek olduğunu kavradım yeniden. Yanı başımıza kadar gelmiş ve hızlıca yayılması beklenen virüs, gerçekten yarasadan mı bulaştı yoksa bir Amerikan komplosu muydu diye tartışıldı günlerce. Çember daralırken Türkleri genetik yapısından dolayı etkilemeyeceğini söyledi akademik ünvanlı biri; kelle paça yerse kimseyi etkilemez diyordu bir kuşak üstü. Uzunca bir süre meslek örgütlerinden ya da uzmanlık derneklerinden ne olup bittiğine, ne olabileceğine dair açıklamalar bekledim. Ya yapılanlar tatmin etmedi beni ya da göremedim bu karmaşada aradığımı. Vaka var ama gizleniyor derken hala kişisel hijyenin önemini anlatıyordu kamusal veya “sivil” spotlar. Kolonya tezgahları önünde oluşan kuyruklar, boşaltılan makarna reyonları falan filan…

Neydi bu koronavirüs? Basit bir üst solunum yolu etkeni aslında. Ama iki defa pandemi riski yapmış. Sars ve Mers isimlerini almış. Bu pandemilerde mortalitesi yüksek ama yayılma hızı düşük olduğundan vaka sayısı da bugünkü değerlere ulaşmamış. Pandemi deyince asıl inflüenza virüsü geliyor akıllara.  Bilinen en öldürücü viral salgından bu virüs sorumlu bulunmuş. Sene 1918. Ölen insan sayısı için verilen rakamlar 20 milyonla 100 milyon arasında değişiyor. Çok büyük rakamlar; o dönem için daha da büyük. Sınırları Anadolu’ya daralmış Osmanlının, 1914 yılında yapılan nüfus sayımı 13 milyon olarak sonuçlanmış; oradan kıyaslanabilir. Ama işte bu sefer etken başka. Bu salgını hatırlatan haberlerden birinin başlığı şu şekildeydi “Dünyanın en yaşlı erkeği: Siz asıl İspanyol gribini görecektiniz!” Evet, daha büyüğünü gördüğü için mi yoksa yeterince yaşadığını düşündüğü için mi bilinmez hafife alıyordu salgını. Kendim için değil de çocuklarım ve torunlarım için endişeliyim diyordu 111 yaşında İngiltere’de yaşayan adam.  Tam da “genç nüfusu etkilemiyor ki” diye karşılık vermeye hazırlanırken bu muzip röportaja, geliveriyor aklıma çocukları ve torunlarının en riskli grup olan yetmiş yaş üstü olabileceği.

Bizde ise tam tersi bir korku. Ne olduğu anlaşılmamış, zaten aşısı ve tedavisi olmayan bir virüs herkesi korkutur aslında. Ama korkuyu da inkar etmeye çalışıyoruz sanki. O kadar korkulacak bir virüs değil diyor sosyal medya hesapları. Mevsimsel grip bir yılda daha fazlasını yapıyor bunda ne var diyor birisi. Zaten yaşlıları öldürüyor diyor diğeri hem bir nedenle nasıl olsa öleceklerle devam ediyor akla “uyduramama”. Ya da kendi uzmanlık dalındaki hastalığın aslında daha önemli ve öldürücü olduğunu söyleyen profesyoneller düşüyor açıklayanlar kervanına. Oysa gözden kaçan şu; hem mevsimsel grip öldürüyor olacak riskli kesimi hem de şimdi ortaya çıkan bu virüs yapacak yapacağını. Kanserle baş edemezken hastaneler şimdi bir de olağan dışı bir pnömoni salgını için yoğun bakım hizmeti vermeye çalışacak sağlık emekçileri. Neresinden bakılsa zorluk işte. Endişelenmemek elde değil ama bu endişeyle baş etmenin yolu daha tehlikelileri ile kıyaslayıp bu olağanüstü durumu sıradanlaştırmak değil.

Üstüne bir de tüm bunlar olurken ikiye bölündük yine, her zamanki gibi “yanlış” yerden: Gençler ve yaşlılar. İngiltere’den geldi yaşlıları kuzeyde, geri kalanları güneyde olacak şekilde ayırma önerisi; temenni edilse de mümkün olmadığı eklenerek. Tam da herkesin içinden geçene mi dokunmuştu? Ama gel gör ki hastalıkta ve sağlıkta yan yana olmak, evlilik için verilen bir söz değil toplum olmanın zorunlu bir koşuludur. Ancak parası olanlar kurtarabilirdi kendini bu yan yana kalma zorunluluğundan. Ve yaptılar da. Ada satın aldı bir tanesi, bir kısmı yer altına çekildi konforlu meskenler yaparak. Ve yine taraflardan biri gizlendiği için midir bilinmez göremedik asıl “bölünmeyi”.

Fark ettiyseniz göçmen lafı geçmedi bu sefer. Şu an bir kesmi sınırlar arasında sıkıştığı için midir bilinmez, onlar getirdi bu mikrobu diyemedi kimse. Nereden geldiği, nasıl geldiği biliniyor çünkü ilk vakanın. Yani en azından bulunabiliyor. Yanı sıra virüsün yayılma hızı da. Ve hatta ilk vaka tespit edildiğinde kaç kişinin hastalık kapmış olabileceği de hesaplanabiliyor. Bu vakaların tespiti ve izolasyonunu öneriyor uluslararası sağlık organizasyonları.  Biz ise tespit edilenlerin dışında saklanan kaç vaka olduğunu “kurgulayabiliyoruz” sadece. Öyle bir yönetim ki yaptığı hiçbir şeye, ülkenin bir yarısı, hiçbir biçimde güvenmiyor olmasına rağmen, sürdürüyor iktidarını hala. Nasıl güvenilsin ki? Okullar tatil edildi, maçlara seyirci alınmayacak yayılma olmasın diye ama dini buluşmalar kapalı alanda kalabalık bir biçimde gerçekleşebiliyor hala. Ya da kronik hastalığı olanlar idari izinli sayılacaktır genelgesini tüm izinler kaldırılmıştır buyruğu izliyor bir saat içinde.

Deprem, sel, savaş gibi olaylara hazır olun denilen yerde beklemediğimiz bölümden geldi felaket. Oysa insan ve kanatlılar arasında geçiş yapan bir virüsün yapısını değiştirerek dünya çapında bir salgına yol açması beklenen bir şey. Hazırlıkları da kağıt üstünde yapılmış görünüyor. 1999 yılında Dünya Sağlık Örgütünün oluşturduğu pandemi stratejisinin bir parçası olarak hazırlık programı oluşturmuş ve 2019’da güncellemişiz. Aslında gerek DSÖ’nün önerileri gerekse de ulusal düzeyde yapılacaklar listesi bilimsel bilgi ve deneyimle harmanlanarak oluşturulmuş. Her biri fazlara ayrılmış bu kılavuz insan hayvan karışımı bir virüsün oluşturacağı salgına yönelik neler yapılması gerektiğini ortaya koyuyor. Diğer fazlar bir yana şu an içinde bulunduğumuz son faza önceden hazırlanmış olmak gerekiyor. İlgili birimler kurulmuş, hangi kurumun hangi işi yapacağı belirlenmiş olmalı. Gerekirse kullanılabilecek seyyar hastanelerin alt yapısı oluşturulmuş olmalı. Bizde ise seyyarları bir yana yerleşik olanlarında dezenfektan ve maske temin edilmekte zorlanılıyor oysa. Yanı sıra toplumsal düzenlemeler de oluşturulmuş; okulların tatil edilmesi de öneriler arasında. Ancak bunun mantığı virüsün yayılmasını engellemek ve tek başına bir anlamı yok. İnsanların toplumsal yan yana gelişlerini de bir süre azaltmak öneriliyor. Bunun için kapalı alanlarda bir araya gelişler iş hayatı ve sosyal alanlarda da azaltılmalı deniyor. Okulları kapatıp alışveriş merkezlerini açık tutmak anlamsız oluyor bu durumda. Yine gıda, su, iletişim, ulaşım, enerji gibi bu tip zamanlarda hayati öneme sahip sektörler dışında çalışmaların durdurulması öneriliyor. Aksi halde yayılım devam etmesi bekleniyor.

Kağıtta yazan ve şu anda aktif görevde olan bir çok yöneticinin imza attığı yönergeler yerine getirilmiyor. Zaten büyük bir krizde olan sektörler daha fazla zarar etmesin isteniyor bir yerlerde; hayat sürsün dedikleri şey işte… İnsanlar seyahat etmediklerinden havayolu firmaları ve turizm sektörü ciddi sorunlar yaşamakta. Buralara organize sanayi bölgelerinin, tekstil atölyelerinin, inşaat firmalarının da dahil olmaması için halk sağlığı riske atılıyor.  Karaborsacılık, insanların zor zamanlarından kendi çıkarları adına faydalanma, taşralı bakkal aklı değil, bugünkü kapitalist işleyişin temellerinden biri. Üç liralık makarnayı kırk beş liradan on altı liraya “düşürme” lütfu göstererek satan bu düzen ve bu düzenin böylece sürmesini isteyenler, bu düzenin böyle sürmesinden bir biçimde nemalananlar.  Basit bir dezenfektanın, bir maskenin çok görüldüğü yerde insanların su, gıda, sağlıklı barınma koşulları gibi temel ihtiyaçlarının da herhangi bir kar amacı olmadan karşılanması gerekiyor oysa. Yılın geri kalan bölümlerini insanları ucuz işgücü olan gören bir akıl salgın günlerinde geçemez halkçı uygulamalara. Geçemiyor da. Çocukları geleceksiz bırakan, toplumu dini hükümlerin insafına terk eden bir vicdan da aynı şekilde değişmez bir günde. Halkçı uygulamaların dünyanın önemli bir kesiminde gerçekleştiği dönemden kalma bir sağlık organizasyonunun önerileri de anlamını yitiriyor bu nedenlerle.

Bunca kargaşa içerisinde endişe ve kafa karışıklığı düşüyor çoğunluğun payına. Fakat hastaneler yetmese de halkın duyarlılığı ve emekçilerin fedakarlığı ile atlatılacak bugünler de. Bu salgın da geçecek. Tüm bu zorluklara ve yetersizliklere rağmen çalışacak sağlık emekçileri. Zorlukları dayanışma ile atlatacak biriktirdiğimiz deneyimlerle değiştireceğiz kara tabloyu.

Yolumuzu gözleyen kuşpalazı, sıtma, kara çiçek ya da korona değil, şairin düşü olacaktır bir gün…

İlk yorum yapan siz olun

Yorumlarınızla katkı sağlayabilirsiniz.

%d blogcu bunu beğendi: